|
Mutlu Yıllar Cougar
| Son Güncelleme : 03.05.2011 Okunma Sayısı : 1043
Değişen dünya ile değişmeyen tek olgu herhalde zamanın akışıdır. Kimileri onunla beraber akıp gitse de kimileri de elinden geldiğince bu duruma karşı bir rezistans oluştururlar. Son 30 yıl içinde –ki günümüzde bunun katsayısı giderek artmıştır- herkes mükemmel bedenlerle Fame şarkısından alıntı yaparak “Sonsuza kadar yaşayacağım” nakaratıyla ortalıkta dolaşmakta. Yeni yazımda bahsedeceğim tiyatro oyunun konusu da işte tam bunların ekseninde dönüyor, biraz da üzerine yozlaşan dünyadan soslar eklenmiş bir halde tabii ki de.
Son dönemlerde gizliden gizliye insanların takip ettiği bağımsız tiyatrolar oldukça revaçta. Standarttan sıkılan ve artık izlerken seyirci kalmanın ötesine geçmek isteyenler bu salonlardaki oyunları yakından takip ediyorlar. In-Your-Face (Suratına Çarpan) tiyatro olarak adlandırabileceğimiz bu türde çoğu zaman bir apartman dairesi veya bir garaj oluyor oyunun sergilendiği yer İstanbul’da. Taksim’de bulunan Tiyatro 0.2 ‘ye bu bağlamda –çevremdeki insanlarında bahsettiği bir oyun sebebiyle – Philip Ridley’in Kainatın En Hızlı Saati’ni izlemeye gittim.
Yazar oyunlarında kapitalist dünya sisteminde insan duygularının en yırtıcı ve saf yanlarını ince çizgililerle ortaya koyarken gerçekten başarılı bir tarz işlemiş.5 karakterden oluşan oyun doğum günü çocuğu Cougar’ın etrafında şekilleniyormuş gibi gözükse de Captain karakteri de akışta bir o kadar söz sahibi. Oyunun genel hatlarından söz etmeden önce şunun altını çizmek isterim; oyuna biletiniz varsa sürprizlere hazırlıklı olun.
Oyunun sinopsisinden size bahsetmeyeceğim çünkü her replikte bana göre oyun biraz daha açılmakta. Yalnızca şunu bilin Cougar’ın 19.yaş doğumgününe davetlisiniz. Ev arkadaşı Captain ile unutulmaz bir doğumgünü hepimizi bekliyor. Mumlar yanıyor, yuvarlak bir pasta üstünde. Acaba zamanın akışı bundan daha güzel ifade edilebilir miydi? Akan mumlar, yuvarlak bir saat üstünde ya da bizim gördüğümüz haliyle pastanın?
Romanlarda olduğu gibi oyunlarda yazıldığı dönem ve kültür içerisinde değerlendirilmeli. İş böyle olunca İngiltere’deki gençlerin şiddet, alkol ve sex üçgeninde; insan olmanın varlığını unutmaları gibi temel yapıtaşları bir kez daha gözden geçiriliyor. Gerçi globalleşen dünyada bu durum her ülke için söz konusu artık. Kronos’a direnen bizler kendi iç dünyalarımızda birer Zeus’a dönüşmüş durumdayız. Öyle ki bir Tanrı’nın gaddarlığını dışa vurabilecek eylemleri sergilemek bizim için parmak şaklatmak kadar kolay an itibariyle.
Yönetmen olarak Eyüp Emre Uçaray başarılı bir iş çıkarmış. Sade ama etkili yöntemlerle seyirciyi kavramayı başartacak şekilde oyuncularını yönlendirmiş. Korhan Soydan, Güçlü Yalçıner, Banu Çiçek Barutçugil, Barış Gönenen ve Iraz Yöntem oyunculukları dışında dış görünüşleri – herhangi makyaj ya da ve benzeri durumlardan bahsetmiyorum- temadaki karakterleri inanılır kılıyorlar. Hatta oyunu izlerken bir seyirci dayanamayıp “Yazık ya!” diyerek Güçlü Yalçıner’in oynadığı Captain rolüyle kendini içselleştirmişti. Ben de Captain ile ilgili olarak Marquise De Sade ‘ın hayatının anlatıldığı filmde ki kendini kuş zanneden delinin oynadığı sahne ile bir paralellik yakaladım ki bir an için karakterin haliyeti ruhiyesine üzüleyim mi yoksa güleyim mi emin olamadım. O kadar etkileyiciydi anlayacağınız. Benim takıldığım tek nokta kullanılan küfürler oldu. Çok Türk misali küfürler duyunca bir İngiliz karakterin ağzından mı çıkıyor bunlar diye insan düşünüyor?
Sonuç şu ki “Kainatın En Hızlı Saati” ‘ni izlemenizi şiddetle!!! öneririm. Eminim ki hayatınızda daha önce böyle bir doğum gününe davet edilmemişsinizdir. Bu arada benden size küçük bir not; gözünüzü dört açın. Gerçek hayatta masallara kanarken gözden kaçırdığımız ayrıntılar olabiliyor, aman dikkat, oyunu izlerken ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Tiyatro’dan sonra yolum sinema koltuklarına doğru uzanıyor. Geçtiğimiz günlerde vizyona giren Scream 4 filmi uzun bir süre adından söz ettireceğe benziyor, öyle ki 90’larda filmin takipçileri olan kuşak o dönemler aldığı hayalet yüz maskelerini tekrardan gün ışığına çıkartmış, İstanbul sokaklarında dolanan arabalarının arka camlarına ya da ön koltuktaki baş kısımlarına asarak
Ünlü korku yönetmeni Wes Craven’in 70’ler ve 80’lerdeki korku-gerilim filmlerine gönderme yaparak başlı başına bir triloji yarattığı Scream serisi 90’lar da öne çıkan aile filmlerini alt ederek gerilim türüne yeniden hayat vermişti. 10 yıl aradan sonra “Yeni Bir Dönem… Yeni Kurallar” sloganıyla geri dönen film bence serinin 4’cüsü olarak düşünülmemeli. Kendi içinde yepyeni olan film bizleri koltuklarımıza çivileyecek kadar iyi. Öncelikle şunda hem fikir olalım – adına sinema eleştirmeni dediğimiz kişilere! seslenerek – bu bir salt korku filmi değil bu bir korku-gerilim filmi. Film sonrası yapılan eleştirileri okurken merak ediyorum acaba kaçı korku-gerilim sineması ile ilgili alt metinleri anlayabiliyor ya da filmin içinde geçen “ En sevdiğin korku filmi hangisi?” sorusuna ithafen kurbanın cevap olarak verdiği filmi izlemiştir?
Daha önce seri boyunca izlediğimiz, katilin hedefi haline gelen çığlık kraliçesi Neve Campell (Sidney Prescott) , cabbar gazeteci ve yaşadıklarından sonra yazar olan Gale Weathers – Riley karakterine hayat veren Courtney Cox ve herkesin sempatisini kazanmış iyi niyetli polis memurunu canlandıran David Arquette (Dewey Riley) filmde tanıdık isimler olarak sıralanıyorlar. Gençlerin enerjilerinden her daim yararlanan Craven bu sefer de son dönemlerde adları dizilerde sıkça anılan oyuncuları da filmin kastına eklemeden yapamamış. True Blood dizisinin Sookie’sini ve X-Men dünyasının iddialı kadın karakterlerinden biri olan Rouge’u canlandırarak öne çıkan Anna Paquin, The O.C. dizisinin genç delikanlısı Adam Brody ve Heroes dizisinin ponpon kızı olarak tanıdığımız Hayden Panettiere kadraja giren yüzler arasında.
Değişen dünya ile yapay ilişkilerin sahteciliği ağır bir biçimde eleştiriliyor. Yönetmen daha filmin çekim aşamalarında rahatsızlığını dile getirdiği son dönemlerin adeta etrafı kan gölüne çeviren torture porn türüne ve örneklerine verip veriştirmekten geri kalmamış.
Herkesin giderek kendini daha önemli bir birey olarak hissettiği illüzyonu öyle gözümüze sokuyor ki, bir replik adeta kulaklarımızda çınlıyor; “Arkadaşlara ihtiyacım yok, hayranlara ihtiyacım var!”.Bu durumun farkına varan insanlar kendilerini sosyal paylaşım platformlarından soyutlamaya başladılar, Türkiye’de durum bu Amerika’da da. Mutsuzluk git gide artıyor ve bizim psikolojimizi ciddi olumsuz yönde etkiliyor bu sanal âlem çılgınlığı.
Film tempo olarak giderek artan bir hız izlese de her sahnenin kendi içinde ayrı bir önemi var. Bir sonraki kurban kim olacak ve katil kim sorusu zihinlerde tekrarlanıp dururken her telefon çalışı kalp atışlarımızı hızlandırıyor. Araya serpiştirilmiş cuk gibi oturan cevaplar biraz olsa sakinleşip, ölümün maskesinin verdiği huzursuzluğu üzerimizden atmayı başarıyor. Film boyunca bir tek gereksiz cümle kullanılmış, izleyince sizde anlayacaksınız.
Bu arada Scream 4’ü izlemeden evvel fırsatınız varsa ilk filmi bir kez daha izleyin derim. Bakalım benzer noktalar yakalayacak mısınız? Belli mi olur belki de gerçekten tarih tekrardan ibarettir ya da akışı değiştirmek gerçekten de mümkündür?
Kaynak : Deniz Türkoğlu
|
SİZİN YORUMLARINIZ |  | Bu habere henüz bir yorum yapılmadı.
|
|
|
|
|
|
|
|