|
67 Yaşında Bir Delikanlı
| Son Güncelleme : 15.08.2010 Okunma Sayısı : 331
The Rolling Stones'un efsane albümü “Exile on Main Street” 40 yıl sonra yeniden yayınlandı.
Onun için rock müzik tarihinin mihenk taşlarından desek yanılmış olmayız herhalde... Bir rock star’a yakışır şekilde umarsızca sürdürdüğü hayatı, dostlukları, mit düzeyindeki gönül ilişkileri, uyuşturucu bağımlılığı ve tabii popüler müziğe yön veren The Rolling Stones’la Mick Jagger, yüzü hiç eskimeyen ikonlardan. Jagger’ın ve The Rolling Stones’un kariyerinin şahikalarından 1972 tarihli Exile on Main Street, yakın zamanda bazı düzenlemeler yapılarak tekrar piyasaya sürüldü. Plundered My Soul, Dancing in the Light, Following The River ve Pass The Wine gibi geçmişte kaydettikleri fakat yayınlamadıkları 10 şarkıyı da içeren albüm çıkar çıkmaz İngiltere listelerinde zirveye yerleşti bile. Biz de bu vesileyle İngiliz Q dergisinde Simon Goddard imzasıyla yayımlanan bir Mick Jagger röportajını sayfamıza taşıyoruz. Bu arada grubun 2012 yılında artık piyasadan çekileceği yolundaki haberleri de unutmamak gerek...
Sene 1971. The Beatles parçalanmış, Rolling Stones ise dimdik ayakta. Kendinizi yarışın galibi gibi hissettiniz mi? Ya da kasabanın son çetesi gibi?
Hayır hiçbiri gibi hissetmedim. Etrafta hâlâ bir sürü grup vardı, dolayısıyla bunların hiçbiri bize işlemedi. O ara bizi tek ilgilendiren İngiltere’den Fransa’ya taşınmak zorunda oluşumuzdu. Stones’un en önemli ve kaydadeğer olayı buydu.
Stones meydan okumaya devam ediyordu diyebilir miyiz?
Kesinlikle. Eğer hep birlikte bir yerlere taşınıyorsanız birbirinize daha çok yapışmanız gerekir. Biz de Fransa’ya gittik ve orada kendi küçük dünyamızı yarattık.
Sürgüne vergi borçları yüzünden gönderildiniz. Ancak bu aynı zamanda Brian Jones’un ölümünün ve Altamont olaylarının (The Rolling Stones’un headliner olduğu konserdeki şiddet olayları) ardından bir rahatlama mıydı sizin için?
Bir bakıma, evet. İngiltere’de olmak bir akvaryumda olmak gibiydi. Dolayısıyla herkesin gözünün sizin üzerinizde olmadığı bir yere gitmek bir rahatlama yarattı. Fransa’nın güneyi o zamanlar rüya gibiydi. Yerel barlara gidebiliyordunuz ve sürekli sizi rahatsız eden birileri çıkmıyordu orada.
‘Exile on Main Street’in kayıtlarıyla ilgili bir soruya “Yeni albüm akıllara zarar” diye yanıt vermiştiniz, müziğe mi atıfta bulunuyordunuz yoksa ortama mı?
Muhtemelen, bayağı akıllara zarardı. Heeya-heeya-heeya! (çakal sesini andıran ve sık sık karşılaşacağımız kahkahalarının ilki) Kayıt denen deli işinde her zaman olduğu gibi başlangıç yavaş olur, sonra her şey mükemmel gitmeye başlar, sonra da birkaç engel çıkar önünüze. Bu kayıtta da başlangıçta zordu. Çünkü ortam, mükemmellikten uzaktı. Kendimizi akustik açıdan pek de iyi olmayan Villa Nellconte’un bodrumunda bulduk.
Bol uyuşturuculu atmosferi göz önünde tutarak sormak gerekirse, o zamanı ne kadar sağlıklı hatırlayabiliyorsunuz?
Çok sağlıklı hatırlıyorum, teşekkürler. (gülüyor) Herkesin farklı anıları var ve kimse size yani gazetecilere gerçek hayatta neler yaptığını anlatmak istemez.
Hadi ama...
Pekala, tabii ki yığınla uyuşturucu vardı. Fakat herkesin kendi uyuşturucu alışkanlıkları vardı, başka kimseyle paylaşılması gerekli olmayan. Tabii ki hatırlıyorsunuz ve ayrıca o hatıraları anımsamaya yardımcı birçok fotoğraf da var. Yani, epey berrak. İstediğim zaman o anıları tekrar hatırlayabiliyorum. Vay canına!
‘Exile..’ın yapım süreci büyük bir cümbüş gibi tarif ediliyor. İş ve oyun arasında bir ayrım yok muydu?
Bodrum işti, evin geri kalan kısımları ise oyun.
İlk eşiniz Bianca’yla Mayıs 1971’de evlendiniz. Eşiniz ve diğer şeyler arasında gidip gelmek zor oldu mu?
Zor değildi. Yarım saat uzaklıkta bir evim vardı. Yani, problem yoktu.
‘Exile...’ın prodüksiyon öncesi ismi ‘Tropikal Hastalık’tı. Bu, grubun o dönemdeki ruh halini yansıtan bir sembol müydü?
Pek değil. Hatta bunun doğru olduğundan bile emin değilim.
Bir ‘Exile on Main Street’ miti mi bu da?
Olabilir. Sonradan benim ‘Tropical Disease’ diye bir parçam oldu. Fakat onun prodüksiyon öncesi ismi olduğunu düşünmüyorum.
Peki birkaç ‘Exile...’miti sorsam doğrular ya da yalanlar mısınız?
Denerim.
İlk mit şu; Nellcote villası vaktiyle Gestapo genel merkezi olarak kullanılırmış. Hatta gamalı haç motifleri hâlâ dururmuş bazı demirbaşlar ve teçhizatta...
Hayır. Fransa’daki insanlar hep söyler her büyük ev Gestapo genel merkezi olarak kullanılmış o zaman. Öleydi ya da değildi, hiçbir fikrim yok. Ben kesinlikle gamalı haç sembolü görmedim hiçbir şeyin üstünde.
İkinci mit; Aşçınız ‘Şişko Jacques’ bir keşmiş ve mutfağı havaya uçurmakta çok başarılıymış...
Bu doğru işte. Ne kadar iyi bir aşçı olup olmadığını hatırlamıyorum ama mutfaktaki patlamayı hatırlıyorum. O zaman onun bir keş olduğunu bilmiyordum.
Üçüncü mit; Keith ve Anita bir gün zom olmuşlar ve yatak odalarını yakmaya karar vermişler...
Öyle mi? Bunu hiç hatırlamıyorum. Fakat şunu da unutmayın ki, Nellcote villasında çok fazla yangın çıktı. Sadece Şişko Jacques’ın mutfak yangını değil yani. Fakat bu söylediğinizi hatırlamıyorum.
Ve son mit; The Rolling Stones çok fazla elektrik kullanıyormuş ve yakınlardaki raylı sistemin elektrik sağlayıcısını çalıp eve getirmişsiniz...
Ah! Tamaaaamen mit!
Çok gürültülü bir kayıtmış...
O kadar da gürültülü değildi! Güç sağlayıcıyla ilgili bir problem vardı çünkü, özellikle Fransa’da, konutlar çok fazla elektrik harcayacak şekilde tasarlanmıyor. Fakat ileri sürdüğünüz şeyin fiziksel olarak mümkün olduğunu düşünmüyorum.
Nellcote villası soyulduğunda ve Keith’in dokuz tane gitarı çalındığında siz orada mıydınız?
Değildim. Benim hiçbir şeyim çalınmadı. Esasında, o kadar fazla şeyin çalındığını düşünmüyorum. Bill (Wyman) bazı bas ekipmanlarının akıbeti konusunda hayıflanıyordu fakat bu o kadar da sorun değildi.
Yani bu, ‘artık gitme vakti’ anlamına gelen bir alarm değildi öyle mi?
Aslında artık bize oradan ayrılmamız gerektiğini gösteren birkaç şey vardı. Bence de ayrılma vaktimiz gelmişti. Öyle bir noktaya ulaşmıştı ki artık işler çığrından çıkmıştı ve biz de “Doğru. Nellcote bizim için bitti artık. Buranın sonu geldi.” dedik.
Nellcote kayıtlarını son bir ‘cila’ için Los Angeles’a götürdünüz. ‘Exile...’ı ‘kurtardınız’ diyebilir miyiz?
Hayır. Biz, hep birlikte, kayıtlar üzerinde yeterince çalıştığımıza karar verdik. Artık Los Angeles’a gitmeli ve mikslerini yapmalıydık.
‘Exile...’ın en güzel yerlerinden biri olan ‘Turd on the Run’a (Kaçak B.k) bu ismi vermek nereden çıktı?
Sanırım bu Keith’in fikirlerinden biriydi. Ona ne isim koyacağımızı bilmiyorduk çünkü bir dayanağı yoktu. Bu her zaman espri olsun diye düşündüğümüz bir isimdi ama gerçekten aklımıza kazındı çünkü çok hoşumuza gitmişti.
‘Exile...’ın yapım aşaması ‘Glimmer Twins’in (Mick Jagger ve Keith Richards’ın yakınlıkları dolayısıyla kendilerine verdikleri isim) hayatında heyecanlı bir nokta mıydı yoksa o kadar da önemli değil miydi?
Oldukça iyi bir dönemdi. Tüm bu süre boyunca, şarkı yazmak ve Keith ve benim aramdakileri anlamak. Evet... Güzeldi.
Jimi Hendrix, Janis Joplin ve Jim Morrison birbirlerine yakın zamanlarda öldüler. Hiç Keith’in de rock’n roll’un sıradaki eroin şehidi olabileceğinden endişe ettiniz mi?
Hayır. Bunun üzerine özellikle düşündüğümü zannetmiyorum.
Keith, Nellcote’a taşındığında 27 yaşındaydı, rock’n roll ölümlerinin klasik yaşı...
27’nin diğer yaşlardan daha tehlikeli bir yaş olup olmadığından emin değilim. Hayır, bunun için endişelenmedim o vakitler.
Keith alışkanlıkları konusunda pek de gösterişsiz değildi. Mandrax (bir uyuşturucu türü) adında bir teknesi bile vardı hatta...
Sanıyorum ki, bizim o zamanlar farkına varamadığımız problemimiz, uyuşturucu referanslarıyla çok fazla gözönünde oluşumuzdu. Söylemek istediğinize katılıyorum, olmamız gerektiği kadar ihtiyatlı değildik.
Muhtemelen değildiniz...
Bu noktada bir tür cezbedicilik var, eğer siz baştan özensiz davranırsanız, insanlar da iyice burunlarını sokuyorlar. Bu belki çoğu zaman iyi bir şey değil. Belki “Bu benim istediğim ve sevdiğim şey” diye düşünüyorsunuz. Dahası, o an size doğru olan şey buymuş gibi geliyor, sonuçlarla ilgili endişelenmeye gerek yokmuş gibi görünüyor. Tüm bunların bir zorluğu da iş için Birleşik Devletler’e girince belli oluyor. Bu pratik bir mesele ve soruna sebep olabiliyor.
Geriye dönüp baktığınızda zamanın aşırılıklarından korkuyor musunuz yoksa yaşadığınız için rahat mısınız?
Bunların hiçbirini düşümüyorum aslında. Ciddi anlamda korkmuş değilim. O da hayatınızın bir parçası çünkü. Sadece bakıyorum ve “Evet, bunu hatırlıyorum, böyle yapmıştık, şöyle olmuştu” diyorum. Ne olmuş yani? Şimdi de başka şeyler yapıyoruz.
Yeni ‘Exile...’ belgeselinde Keith’in söylediği şöyle bir satır var, “Mick rock’tı ben de roll”. Katılıyor musunuz?
Ah, kesinlikle! Aynı düşüncedeyim.
Keith otobiyografisini yazıyor. Hiç yardım için beyninizi yediği oluyor mu?
Yardımcı yazarı James Fox’tan birkaç telefon aldım, fakat bununla ilgili bir şey yapmadım henüz.
Siz neden yazmadınız bir tane?
Ben bu fikirden hoşlanmıyorum. Bunu yapmak, o günlere geri dönmek ve ‘Exile...’a bakmak, bu bir açıdan güzel fakat yorucu da. Bir yere kadar eğlenceli olabilir ama kendi geçmişinizi fazlaca didiklemek ne derece eğlenceli bilemiyorum.
Bu yeni baskı süreci ‘Exile...’ı yeniden değerlendirmenize neden oldu mu?
Kulağa taze ve heyecanlı geliyor. Kesinlikle hakkında fazla şey biliyorum. Sizin deyiminizle, hakkındaki tüm ‘mitoloji’ye, tüm o sorduğunuz dekadans atmosferi ve benzeri şeylere rağmen tüm bu kayıtların çok derli toplu olduğunu görüyorum. Ki bu da ‘Exile...’ın imajına uymayan bir durum. Bana grupla ilgili ne söylenirse söylensin, müziğin her zaman çok sıkı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Peki, 70’leri takip eden yıllarda çıkan Stones albümleri ‘Exile...’daki birleştirici sihirden yoksundu diyebilir miyiz?
Bazıları, ama bence ‘Some Girls’ (1978) bazı yönlerden ‘Exile...’ kadar birleştirici güce sahipti, eğer değilse bu onun kendi bütünlüğündendir. Ama ‘Exile...’ onun kendi parçası.
2010 yılında ‘Exile...’ı dinlemek, içinizi tekrar sahneye koşup Keith’le birlikte bu şarkıları çalma isteğiyle dolduruyor mu?
Evet, bunun nasıl olacağıyla ilgili hafiften fanteziler kuruyorum. Ama ‘Exile...’dan her şeyi birçok kez söyledim ve şimdi söyleyemem. Size tekrar çıkıp çalmak için süper heyecanlı olduğumu söyleyemem.
‘Turd on the Run’ı hiç canlı çalmadınız...
Çalamadığımız için muhtemelen. Ama ‘Torn and Frayed’i bir kaç kez denedik ve bana kalırsa hiç olmadı. Stüdyoda yapabileceğiniz şeyler vardır, bir de canlı yapabilecekleriniz ve bunlar her zaman aynı değildir. Eminim ki, ‘Turd on the Run’ı bir kulüpte çalarsanız harika olur.
Bir gün belirleyip, kulübe rezervasyon yaptıralım.
Hımm, ajandamı kontrol etmeliyim. (Gülüyor)
Yani, bir başka Stones turnesi planı yok henüz, öyle mi?
Hayır, henüz yok. Ama kimbilir?
Q dergisinden kısaltılarak çevrildi.
Kaynak : radikal.com.tr
|
SİZİN YORUMLARINIZ |  | Bu habere henüz bir yorum yapılmadı.
|