|

|
Muhsin Akgün Wembley konserine gitti, gördü, yazdı...
| Son Güncelleme : 23.08.2009 Okunma Sayısı : 613
Bono bir ara seyirciye 'BİZE BU HAYATI VERDİĞİNİZ İÇİN TEŞEKKÜRLER' dediğinde içimden “Biz teşekkür ederiz” demek geldi.
Mayıs ayında aklımı çelen U2 grubunun konser performansını fotoğraflamak fikri (ne de olsa Türkiye ye gelmeyecekler, GETİRİLEMEYECEKLER), Universal Music Türkiye temsilcisi Cemal Arman ile konustuktan sonra giderek şekillenmeye başladı. Cemal Arman’ın gereken izinlerle ilgili İngiltere Ofisten onay geldiğini ve iletişime geçmem gereken kişi bilgilerini bildirmesiyle birlikte hazırlıklara başladım. Artık hedef 15 AĞUSTOS 2009 WEMBLEY STADYUMU...
Londra’dayım. Vakit kaybetmeden bu durumu Universal Music İngiltere’den Clare Fisher’a bildirerek, otelin olduğu Islington’dan Wembley Park’a nasıl gideceğimi haritalar içerisinde çözmeye çalıştım. Nafile... Bu durumu pek önemsemeden (öyle ya buraya kadar geldim Wembley’e de giderim) civarı keşfe çıktım. Ayaklı bir kayıt cihazı gibi, fazla açılmadan civarı kolaçan ederken, Fish&Cips satan bir dükkana girmemle birlikte “he babam” diye bir hitapla irkildim. Türklerin her yerde olduğunu unutmuşum tabii ki. Bakmak için girdiğim dükkanda yemek yiyip ayaküstü İstanbul muhabbeti bile yaptık. Cennet’ten (nam-ı diğer Heaven) Wembley tarifi almayı da ihmal etmedim. O sırada yeni bir gelişme oldu ve Clare Fisher arayıp konser çekiminin Cuma’ya alındığını ve 19.30’da Wembley Batı kapısında olmam gerektiğini söyledi. Aksilikler başlamıştı. Konser biletim Cumartesi günü içindi. Anlaşıldığı üzere U2’nun Wembley performansı kesintisiz izlenecekti.
14 AĞUSTOS CUMA...
Daha önceden görmeyi planladığım bir kaç galeri vardı. Hem şehri görmek hem de galerilerin olduğu Leicester’a gitmek için metro yerine otobüs ile yola çıktım ki, iki durak geçmeden sivil polis görünümlü birileri rozetlerini göstererek otobüsü durdurdular. Neler olduğunu anlayana kadar biraz panik yapmadım değil. Konsere gidememekle ilgili bütün senaryolar geçti bir an aklımdan. Neyse ki rutin bir bilet kontrolüymüş. 6 kişiyi aşağı indirdiler, sonrasnı bilemiyorum. Kaçak yolculuğun cezası 50 pound ama bunu biliyorum. Akşamüstü olmuştu ve Wembley Park’a gitme vakti gelmişti. Tabii ki bu sefer metroyla gidecektim. Piccadilly Circus’tan Baker Street aktarmasıyla Wembley Park yoluna girmiştim.
Yeraltı yerüstü hattı derken 1 saat süren yolculuğumu, sorunsuz bir şekilde tamamladım. İstasyondan şehrin içine doğru yürürken bir yandan Wembley Stadı’nı gösteren yön levhasına bakınıp diğer taraftan konsere gelenlerin oluşturduğu kalabalıkların civardaki pubları nasıl doldurduğunu gözlemledim. Heyecandan olsa gerek devasa stadı göremeyip, civardan olduğunu düşündüğüm bir İngiliz ailesine sorma gafletinde bulundum ve küçük bir kaybolma yaşadım.
Dedikleri kadar varmış. Wembley stadı gerçektende Wembley’miş.
Heyecanım yerini şaşkınlığa bıraktı. Stada 2 saat kadar erken gelmiştim. İnsan manzaraları çekmeye başladım. Büyük birşey yaptığımı düşünürken Portekiz, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Kanada, Yunanistan, Brezilya ve tabii ki İrlanda bayrakları görünce iyice şapşallamıştım. Her şey çok fazlaydı.
Şahit olduğum en kalabalık konser seyirci rakamı 30 bindi. Wembley’de bu rakam saat 18.00 bile olmadan fazlasına ulaşmıştı. Konser için kurulmuş standlarda tur t-shirtlerinin satıldığını görünce bu anı belgelemek için (22 pound çok fazlaydı ama) bir tane edindim. Bobby Moore heykeli altında biraz dinleneyim derken “2018 Dünya Kupası’nı istiyoruz” yazılı dev pankartları Uğur Vardan’a iletmek üzere fotoğrafladım. Stad çevresi tamamdı ve artık içeriye girme zamanıydı. Buluşma noktasına gittim ama bir sorun vardı, Clare yoktu.
Yaklaşık 15 dakika sürecek olan buluşamama serüveni ortamı biraz germişti. Bu kadar yolu geldikten sonra içeri girememe durumunu düşündüm. Bir süre sonra doğru kapıya ulaştım. Clare, herkes girdiği için beni alacağını, bir süre beklemem gerektiğini söyledi. Bense beklemekten sıkılmıştım artık. Beş dakika geçti Clare hala ortalıkta yoktu. Konserin başlamasına yarım saat kalmıştı yani panik yapabilirdim!
İçeriden birisi geliyor mu diye bakarken alt gruplardan Elbow’un solisti Guy Garvey sigara içmek için dışarıya çıktı. Zamanlama felaket. Çünkü birazdan kapıdan “İstanbul Muhsin” diye bir ses yükseldi.
Clare ile artık yüzyüze tanıştık ve beni çekim alanına götürmek üzere stadın alt koridorlarında yürümeye başladık. O an her şeyi unutmuştum. Sanki o yarım saat hiç yaşanmamıştı. Sahnenin tam arkasından stadyum zeminine çıkarken kendimi bir anda şampiyonluk maçına çıkıyormuşum gibi hissettim. Atmosfer inanılmazdı.
Dev bir örümceği andıran sahneyi görmezden gelip tribünlerin oluturduğu görüntüleri, gazeteci-turist arası bir şey gibi izliyordum. Her şeyi fotoğraflamak istiyordum ki Clare’in “Sadece serbest alanda fotoğraf çekebilirsin” ikazı ile elimi deklanşörden çektim. Gerekli bilgilendirmeyi ve fotoğraf çekim izni kartımı aldıktan sonra sahnenin altından ön kısma geçtim. Uygun bir açı bakmaya başladım. En son girdiğimden, en iyi yerler tutulmuştu. Ama buraya kadar gelip kıyıdan köşeden çekim yapacak halim yoktu. Önce kendime doğru açıyı belirledim, sonrasında oradaki meslektaşıma en kibar halimle ‘eskuzmi’ diyerekten, “Bana da yer açar msın?” diye sordum. Beklemediğim bir kibarlıkla hemen yer açtı. Etkilendim. Ama belli etmedim.
15 dakika sonra, Mayıs ayında acabayla başladığım çekim, nihayet gerçekleşecekti. Top bendeydi artık. Alanda 20 kadar akredite olmuş fotoğrafçı var. Independent, The Guardian, Telgarapht, The Times gibi gazetelerin fotoğrafçilarininda olduğu ekipte RADİKAL gazetesinin de bulunduğunu bilmek hoşuma gitti. Birçok şeyi ayni anda düşünüyordum ve aklım karmakarışık olmuştu. Panik havasını artık üzerimden atmam lazımdı.
En iyisi hemen çekime başlayayım dedim. Az zaman vardı. Direkt tribünlere oynayıp etrafımı bir turist refleksiyle fotoğrafladım. Diğer fotoğrafçılar bana “Ne yapıyor bu” gibisinden bakıyordu. Bilmiyorlar ki gördüğüm her şey benim için bir ilk. Stadyumdan yapılan anonsa göre 88.000 kişi...En ucuz bilet 55 pound (yaklaşık 135 TL). Kamerama tepki veren seyirci kitlesini onlar da görünce dayanamayıp çalışmaya başladılar. Meksika dalgası yapmaya başlayan seyirciye stat hoparlörleri David Bowie’den ‘Graund Control’ ile eşlik ediyordu.
Şarkı bitimiyle ışıklar sönüp, örümcek sahneden dumanlar çıkmaya başlamıştı. İlk olarak Larry Mullen, peşinden Adam Clayton devamında The Edge ve Bono. Tam anlamıyla dağılmıştım. Elim titriyordu. Bu durumdan çıkmam gerekiyordu. Hemen telkin müessesine başvurup kendimi topladım.
Çekim izni verilen üç parça hakkını öyle sahiplenmiştim ki, bu üç parça ‘benim üç parçam’ diyerek, devamında bana kibarca yer açan meslektaşıma hafif bir ‘Türk omuz darbesi’ atarak yerimi sağlamlaştırdım. Hatta bir ara 360 derece döndüğü söylenen -İngiliz bir meslektaşa göre 270 derece falan dönüyor ki bence de öyle- sahneden dolayı Bono’yla göz temasını kaçırmamak için ekstra bir açı bile yaptım. ‘Breathe’ ile başladı konsere. İş konsantrasyonundan dolayı ne söylediğini duymuyordum bile. Şarkı sıralamasını daha sonra internet yoluyla edindim. Her şey yolundaydı.
Birinci parça bittiğinde farkettim ki sadece Bono’yu çekmişim. ‘No Line On The Horizon’ ile durumu dengeledim. Artık U2, fotoğraf makinamda da hakettiği yeri bulmuştu. Çekim izni olan üçüncü ve son parça ‘Get On Your Boots’ ise tamamen işin şov kısmıydı. Grup üyelerinin fotoğraf anlamında neredeyse bütün kombinasyonlarını yapmıştım ki şarkının ortasında bir el beni aşağıya çekerek bağırdı: “Aşağı in sahne dönecek.”
Bütün fotoğrafçılar siper alır gibi yere çömeldik. Kafamı kaldırdığımda üzerimden örümceğin ayağı olan köprülerden birisi geçti. The Edge ve Adam Clayton iyice seyircinin içine girdi. Bu tam bir bonus oldu bizim için. Bono gelmedi. Tabii ki bizim orada durabildiğimiz üç şarkı içerisinde. Ve kaderimiz. Fotoğrafçılar dışarı çıkıyor anonsu. Bitmişti. Sıkı bır koruma ordusuyla bizi stadın altındaki otopark alanına götürürken, seri bir şekilde arkamı dönüp örümcek sahnenin genel görüntüsünü çekmek için deklanşöre bastım. Bir ve ikinci uyarıları almıştım.
(Bu arada diğer meslektaşlara yeni bir yöntem gösterdim galiba çünkü ben korsan çekim yapana kadar kimse dönüp çekmedi, ki sorun biz de galiba) Üçüncü uyarıyı almak pek hoş olmuyor bu tür korumalara karşılık (bakınız Metallica konseri), o yüzden arkamı dönüp yürüdüm. Yürürken, yeni hedefime nasıl ulaşacağımı düşünmeye başlamıştım bile.
15 AĞUSTOS 2009 Cumartesi.
Club Wembley kapısı, blok 237, sıra 7, koltuk no 233.
Konserin başlamasina bir saat kala, fotoğraf makinamı otelde bırakıp yine Wembley stadına varmıştım. Elbow ikinci gece çıkmadığı için alt grupları pek dikkate almadım. Aslında Wembley’i izliyordum. Stada girişiniz, içerideki catring servisi ve koltuğunuza oturduğunuzda sinema salonu konforunuz.
Meksika dalgasıyla başladı yine, bu sefer bir farkla ben de eşlik ediyordum. Bowie dinlendi, ışıklar söndü. Aynı sıralamayla sahneye gelindi, şarkı sıralamaları hiç değişmedi. Arada Bono’nun yaptığı küçük doğaçlamalar hariç. 88.000 kişinin en az yarısının sürekli flaş çaktığı bir atmosfer vardı bir yandan da. Bisle birlikte 24 sarkı söylediler.
‘I Still Haven't Found What I'm Looking For’ seyirci ile birlikte müzik olmadan söylemeleri olağanüstü bir manzaraydı. Bunun yanında grup üyelerinin hepsi bütün sahneyi gezdiler. Köşe kapmaca oynar gibiydiler herkes bir yeri tutmuştu. Alışılagelmiş politik mesajlarda verildi.
Seyirci her ne kadar U2’ya gönül bağından dolayı bu mesajlara katılsa da, bu anlar konserin performansını düşürdü. ‘Sunday Bloody Sunday’ İran halkı için söylendi. Aynı anda ekranda Şirin Neşat’ın ülkemizde de sergilenen işlerinden görüntüler geldi. Daha sonra İran sokaklarından eylem görüntüleriyle devam edildi. Bono, Birmanyali muhalif lider Aung San Suu Kyi için, destek mesajları verdi. Peşi sıra “Bu gece onun için söylüyoruz” diyerek ‘MLK' ve ‘Walk On’ şarkılarını söyledi. Bu sırada Aung San Suu Kyi maskesi takılı yaklaşık 200 kişi sahneye gelip sahnenin etrafında dev bir halka olusturdu.
360 derecelik tur için hazırlanan sahne ve ışık şovu inanılmazdı. Kendimi tutamadım ve bir ara iphone ile fotoğraf ve kamera çekimleri yaptım. Tek kusur belki de ‘One’ idi. Bu kadar kötü söylendiğini hiç duymamıştım. Konserin benim için hayal kırıklığı yaratan tek kısmıydı. ‘Moment of Surrender’ ile bütün ışıklar kapatıldı. Arkı tamamen karanlıkta ve 88.000 kişiyle birlikte söylendi.
Bono bir ara seyirciye ‘BİZE BU HAYATI VERDİĞİNİZ İÇİN TEŞEKKÜRLER’ dediğinde içimden “Biz teşekkür ederiz” demek geldi. 2 saat süren konserden sonra metroya kadar olan, 2 km’lik yolda hızl koşum başladı. Konser dağılırken, İstanbul’dan alıştığımız görüntülere şahit oldum. Seyyar tezgahlarda su, yerlere açılmış sergilerde resmi t-shirtlerin kopyasını (5 pound) satanları gördüm.
İngilizler organizasyon konusunda çok iyiler. Yol boyunca metroya gidene kadar sürekli yönlendirilen 88.000 bin kişinin nasıl 30 dakika içerisinde dağıldığını anlamıyorsunuz. Artık iki gece süren Wembley macerasını noktalayıp kendimi Londra gecelerine bırakma vakti gelmişti. Hedef Soho idi...
Not : Bu organizasyonun gerçekleşmesinde katkıları olan Topkapı Müzik’ten Cemal Arman’a, British Conchill’den John Riley’e, Universal Music Londra’dan Clare Fisher ve Roy Fleming’e teşekkürlerimle… Kaynak : www.radikal.com.tr
|
SİZİN YORUMLARINIZ |  | Bu habere henüz bir yorum yapılmadı.
|